|
Karadağ’da ansızın bastırır karanlık ama erken vurur güneş doruklara. Tepeler soğuk, sisli ve rüzgârlıdır. Geç gelir bahar ve erkenden çekip gider. Doruktaki çiçekler anlatıl(a)mayacak bir güzelliktedir, kısa ömürlerine inat; ilk kırağıda sararır yaprakları...
Poyraz rüzgârının gün boyu hiç dinmediği ve zirveye yakın keçi patikasının üstünde büyük kayanın tepesindeydi kaya çamı. Sorsalar yaşını susar söylemezdi. Kendini bildi bileli tek başına yaşardı bu dağda, bu kayada, tek başına ve yalnız. Yakınında bir oyukta açan ıhlamur ağacından sonra, gürgenler, kestaneler, pırnallar, tavulgalar, püremler ve meşe ağaçları sıralanırdı; böğürtlenler, eğrelti otları...
Gövdesinde, nacakların ve avcıların deneme atışlarının açtığı kabuk bağlamamış kurşun yaraları... Define arayıcıları her bahar yararlardı toprağını, kör hırslarıyla; kulak asmadan inleme uğultularına...
Arada bir uğrayan çıtak keçi çobanları, ekmek, peynir, sarımsak ve acı soğandan oluşan azıklarını iştahla yerken, paylaşırlardı gölgesini ve kuytusunu; ter, soğan, sarımsak ve ayak kokularıyla... Birbirine anlatırlardı sevdalarını... Umurlarında olmazdı kaya çamının yalnızlığı. Oysa o, hiç unutmamıştı, her gün gelip dibinde, ölen çocuğu için ağlayan çıtak korucuyu…
Bir akşam vakti konmuştu dalına, tüyleri kıvrım, kıvrım, başı kınalı bir yaralı kuş. Rüzgârda titreyen kanatlarıyla, silerken yaşını zeytin karası gözlerinden; kaçar gibiydi soluk soluğa, bir atmacadan; bir sığınak, bir yuva arar gibi…
İşte böyle başladı kaya çamı ile bir kınalı kuş’un öyküsü. Bu anlatılar, çobanların ve rüzgârın kaya çam’ına; onun bir kınalı kuşa anlattıklarından ibarettir:
(Aybdos 2001)
Çakmak Kayası ile Paytak Kırlangıç
Aylı bir gecede aklına düştü ve anlattı kaya çamı; kuşdiliyle usulca, acı duyuyormuşçasına. Oysa o kayayı tanır ve severdi. Aysız gecelerde bir şavkırdı yüzü çakmak çakmak... Karlı kış gecelerinde dallarının uğultusuna, kayanın saydam yüzüne çarpan rüzgâr cevap verirdi.
Karanlığın uzun, şavkın kısa olduğu bir anda, anlattı kınalı kuşa, çakmak kayası ile paytak kırlangıcı.
***
Çakmak kayası, kuzey rüzgârının onu her gün yalamasına ve bıraktığı neme rağmen, üzerinde tek bir yosun bulundurmazdı. Kusursuz yüzü her daim tertemiz, pırıl pırıl, gösterişli; gösterişli ama kuytusuz...
Etrafı düz kayalarla çevrili olduğundan dibinde ot bitmezdi. Kelebekler teğet geçerlerdi yanı başından, karıncalar uğramazdı. Ne zaman yolunu şaşırmış gök yeşili bir kertenkele güneşlenmek isterse aynayı andıran yüzeyinde, ayakları yanardı, güneş geçerdi başına, kaçardı. Gölgesi dar olurdu kayanın.
Güneş ilk ona doğardı. Karadağlı çobanlar sabahın ilk adımında sayalarına giderlerken, ya da çıtaklar ormana kaçağa çıkarken, soğuğu ile ünlü Kara Gedik tepesinde soluklanırken, gözlerine çarpan tek şey, çakmak kayasından kayan günün ilk ışıkları olurdu.
Güneş erken batardı ona, ama ayın şavkını ilk o görürdü. Geceleri daima aya bakardı, ayda ona. Aralarında sessiz bir sevda vardı sanki. Kayaların içinde denizi gören tek oydu.
Güney rüzgârı gövdesine hışımla çarparken kendini, ıslık sesini andıran bir uğultu yayılırdı ormana. Bir erişilmezlik bir giz vardı onda.
Tüm kış boyunca buzlu olurdu. Ama mart güneşi vurmaya görsün tenine, cam gibi parlardı o saat, buzu erirdi. Mevsimsizdi, baharı olmazdı. Yosunsuz, çiçeksizdi, çatlaksız, pürüzsüz, dümdüz. Çirkin sayılmazdı, kibirsizdi. Toz kondurmazdı üstüne, çiğ teneleri ve rüzgârla yıkardı yüzünü.
Kuşlar konmazdı, lanetli ve tekinsiz sayarlardı içgüdüleriyle. Avcı kuşlar, sansarlar, porsuklar ve ormanın kurnazı tilki, pek hoşlanmazdı kayadan. Ne zaman yakınından geçecek olsalar mutlaka fark edilirdi avları tarafından. Aylı gecelerde baykuşlar uğrardı tek tük. Tepesine tüneyip esrarengiz bakışlarıyla ürperti verirlerdi geceye. Yolunu kaybetmiş bir çekelez, bir kertenkele bir göcen uğrasa üstüne, irkilirdi. Sürüngenler bile uğramazdı, hangi hayvan üzerinde biraz oyalansa mutlaka kanı yayılırdı kayaya. Ormanın aptalı sayılan mavimsi sarıasma kuşlarının kaç kez kanına belenmişti kaya, kaç kez geceyi yırtmıştı ölüm ötüşleri.
Gece yaylımına çıkan yaban domuzları kayayı görünce püfkürerek yön değiştirirlerdi. Bir erişilmezlik, bir giz, bir korku vardı onda. Bereketli olurdu bu dağ. Kestaneler, ahlâtlar, incirler, kiraz... Davulga bobuları, çakal erikleri, kuş üzümleri, dragumlar. Eğrelti otları kaplardı karaçalıları.
Orak zamanı ormanı karasinekler basar, kururdu otlar. Yaban domuzları dağın eteğine sapsarı bir nehir gibi uzanan, ekin tarlalarına dadanırdı. Kaygısız ayı, kestane mevsiminde uğradığı bu dağda, kokusunu aldığı yaban armutlarından cayardı kayayı görünce, yaklaşamazdı...
Çakmak kayasına yamacın yerleşiklerince korkuyla karışık bir saygı da duyulurdu. Karadağlı çıtak çobanlar güz günlerinde güneşlenmek için üzerinde oyalandıklarında, renkli taşlarla çiziktirdikleri dokuztaş oyununu, diz üstü çökerek ustaca oynarlardı, kaba bir gürültüyle. Çekip giderlerdi sonra, uzaklaşan keçilerinin çan seslerinin ardından.
***
Paytak Kırlangıç
İlkbaharın reddedilemez çağrısına uyanlar, karadağ’ın güney yüzünde meşe ağaçlarının bodurlaştığı, pürem çalıları, kekikler, güve otları ile ahlâtların gürleştiği yerde, güneşin gelişinden gidiş yoluna doğru bir çizgi gibi uzanan düzlükte, birbirlerine benzeyen yassı kayalara sözbirliği etmişçesine titiz bir işçilikle örerler yuvalarını.
Taş kaynaktan akan suyun oluşturduğu dereden alırlardı yapı malzemelerini. Sıra kayaların doğu ucundaki, diğerlerine benzemeyen çakmak kayasına uğramaz, yuva yapmazdı hiç biri. Çakmak Kayası, yadırgamazdı bu durumu, pek aldırmazdı. Etrafından alarga uçumlarına alışmıştı, kırlangıçların; kanıksamıştı.
İlk gelişiydi bu ormana. Neden Paytak dediler ona, bilmiyordu. Benzerlerinin peşine düşmüş ve soluğu bu diyarda almıştı; hem de çakmak kayasında. Belki de kaderi sürüklemişti, belki de ölmeye gelmişti.
Yuvam diyebileceği bir yeri, bir sığınağı olmamıştı şimdiye dek. Belki de yeni bir hayatın başlangıcıydı bu geliş. Onu bu kayaya çeken neydi, bilinmez bir giz. Belki de ruhundaki ateş, aykırılık, belki de genç ömründe yaşadığı hayal kırıkları...
Belli ki ömür boyu bozgunlara uğramış, konduğu dallara tutunamamış veya şimdiye dek hiçbir şey aramamış, ser’ini serip gününü gün etmişti. Bu plansız yaşamında bir şeyler eksik kaldı hep, o içinde ki ses... Tükenmiş ilişkiler... Çektiği acılar onu gamsızlaştırmış ve suratına bilmişlikle birlikte bir aptallık yakıştırmıştı.
Birbirine benzeyen ağaçlar arasında taşa bir baktı, bir daha baktı, yüreği kıpırdadı, gözü seğirdi… Başını kaldırdı göğe baktı ve yere bakmadı bir daha. Üç gün, üç gece yemeden, içmeden, ötmeden dineldi kayada. Baktı durdu gök kubbenin mavi ışığına. Etrafı dinledi, geceleri kararan gök yıldızlar belirdiğinde üşüdü, tedirginleşti. Şafak söküşünde denizi gördü, bir coşku sardı bedenini bir daha da gitmedi.
Ona sakınarak bir şeyler söylemeye çabalayan diğer kırlangıçların seslerini duydu ama anlamadı. Bu tavrı bütün kırlangıçları çileden çıkardı. İçlerinden biri dürtüp, tüylerini çekeleyerek heyecanla bir şeyler dedi; gülesi geldi, gülmedi. Sadece içinden şarkı söylemek geçiyordu. Ona da böylesi yakışır diye gaga büken bir diğerine; içinden nanik yapmak geçti ama ıslık çaldı sadece...
Cümle kuşlar onu yalnız bıraktılar, yanıkmış oldukları bu kayanın civarına da bir daha yanaşmadılar.
Bozirik yılanı dilini çıkardı, başı iki kanat boyu kalkık, dimdik. Ürkmedi, sadece baktı yılanın gözlerine bir dosta bakar gibi. Çekip gitti yılan kuyruğunu titreterek. Bir çakal uludu, uzun.
Hava yaldırgadı. Derlenip toparlandı, kanatlarını sıvazladı. Acıları yok olmuştu, tam vaktiydi işe başlamanın. Rüzgârla savrulup gelen tohumu fark etti, gagaladı, yutkundu, midesine indirdi tohumu. Birden çam ağacını gördü; şefkatle ona bakıyordu, göz göze sebepsiz gülüştüler, kırk ömürlük tanışlarmış gibi.
Tiz bir çığlık koyuverdi, kanat çırptı, sıçradı beş kanat boyu, havalandı, taş kaynağa doğru pike yaptı.
***
İlkbaharın reddedilemez çağrısına uyanlar, azap tepesinin güney yüzünde meşe ağaçlarının bodurlaştığı, pürem çalıları, kekikler, güve otları ile ahlâtların gürleştiği yerde, güneşin gelişinden gidiş yoluna doğru bir çizgi gibi uzayan düzlükte, birbirlerine benzeyen yassı kayalara sözbirliği etmişçesine titiz bir işçilikle örerler yuvalarını.
Taş kaynaktan akan suyun oluşturduğu dereden alırlar çamuru. Sıra kayaların doğu ucundaki, diğerlerine benzemeyen çakmak kayasına uğramaz, yuva yapmaz hiç biri...
***
Eylül geldi, göçtü kuşlar. Çakmak Kayası dertlendi. Yine o büyük yalnızlığına gömüldü. Kendini koyuverdi. Yüzeyini çatlaklar kapladı. Yosunlar bürüdü. Her tarafı pasaklı bir kayaydı artık.
***
Kırlangıçlar güz bitimine doğru azap tepeyi terk ederler, nereye giderler bilinmez. ‘Aya sığındıkları’ rivayet olunur.
Eylül 2005 |