kırcalı PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Önder tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 13 Eylül 2010 07:37

Kırcalı  

    

(Aleksandr Sergeyeviç Puşkin tarafından kaleme alınan bu kısa öykü A.Gaffar Güney tarafından dilimize çevrilmiştir.)     

Kırcalı aslen Bulgardı. Türkçe'de kahraman, yiğit demektir. Asıl adını bilmiyorum.

Kırcalı haydutlukta bütün bütün Buğdan'a dehşet salmıştı. Hakkında bir fikir verebilmek için yaptığı şeylerden bir tanesini anlatacağım.

Bir gece Arnavut Mihalaki ile beraber bir Bulgar köyünü basıyorlar. Köyü iki taraftan ateşleyerek, bu evden o eve geçiyorlar. Kırcalı kesiyor, Mihalaki yağma ediyormuş. İkisi de: Kırcalı! Kırcalı! diye bağırıyormuş. Köy çil yavrusu gibi dağılmış.

Aleksandr İpsilanti, isyan ettiği ve bildiri yayınlayarak kendisine asker topladığı zaman, Kırcalı eski arkadaşlarından birkaçını ona götürüyor. Bunlar, Kırcalı'nın neden böyle yaptığının sebebini anlayamıyorlar. Yalnız bu toplanan askerlerin Türklerin, hatta belki de Buğdanlıların hesabına büyümekte olduğuna şüphe etmiyorlar...

Aleksandr İpsilanti şahsen cesurdu, fakat bu kadar hararet ve cesaretle başladığı rolünde gerekli niteliklere sahip değildi. Başlarına geçmek zorunda kaldığı insanları yönetmekten acizdi. Kendisine, halkın ne saygısı, ne de güveni vardı. Yunan gençliğinin bütün çiçeklerinin mahvolduğu talihsiz bir savaştan sonra, Yordaki Olimbioti kaçmasını uygun gördü. Kendisi de onun yerine geçti. İpsilanti Avusturya sınırına vardı; oradan, emirlere uymayan, korkak, işe yaramaz diye aşağıladığı insanlara lanetler yağdırıyordu. Oysaki onun böyle korkak ve işe yaramaz dediği insanların çoğu, kendilerinden on defa kuvvetli olan düşmanlarına karşı,  Seku manastırının duvarları içinde veya Prut kıyılarında umutsuz bir savunma yaparak mahvolmuşlardı.

Kırcalı, İpsilanti için söylenen sözlerin hepsi kendisi için de doğru olan Yorgi Kantakuzin'in müfrezesinde bulunuyordu. Skulyan'lar savaşının arifesinde bizim karantineye girmek için Rus hükümetinden izin istedi. Bölük başsız kalmıştı. Fakat Kırcalı, Safianos, Kantagoni gibilerin başbuğa ihtiyacı yoktu.

Skulyan'lar önündeki savaşı bütün gerçek korkunçluğuyla, galiba, henüz kimse tasvir edememiştir.

Arnavut, Rum, Bulgar ve diğer uluslardan oluşan yedi yüz kişi düşünün ki bunlar, harp sanatından yoksun olsun ve on beş bin Türk süvarisi karşısında geri çekilsin. İşte bu müfreze, Prut kıyılarına çekilerek Yaş Gospodarı'nın avlusunda bulunan ve vaktiyle ancak yortularda atılan iki küçük topu önüne kurmuştu... Türkler kartuçlarla bombardıman etmeğe çoktan hazırdılar; fakat Rus komutanının iznini almadan buna cesaret edemiyorlardı. Kartuçları muhakkak sahillerimizi dövecekti... Kırk yıl askerlik yaptığı halde, doğduğundan beri, top sesi nedir bilmeyen (şimdi merhum) karantine müdürüne, Allah, bu sesi işitmeyi, ancak burada nasip etmişti. İhtiyar, fevkalade hiddetlenmiş, karantineye tabi Ohotski piyade alayının binbaşısını azarlamıştı. Ne yapacağını bilmeyen binbaşı, ırmağın karşı kıyısında at oynatan "Delibaşlar"ı parmağı ile tehdit etti. Onlar, bu tehdidi görünce kaçtılar; arkalarından da bütün Türk müfrezesi... Onları tehdit eden bu binbaşının adı Horçevski idi. Sonra ne oldu bilmiyorum.

Ertesi gün Türkler Eterist'lere taarruz ettiler. Ne kartuç, ne de gülle atmaktan çekinerek, her zamanki adetlerinin aksine, ateşsiz silahlarla saldırmışlardı. Müthiş bir savaş başlamıştı. Yatağanlarla savaşıyorlardı. Türklerde, o zamana kadar bulunmayan mızraklar göründü. Bu mızraklar, Ruslarındı. Nekrasof'lular (Dobruca Kazakları İlek reislerinin adıyla anılmaktadır) onların tarafında savaşıyorlardı. Eterist'ler, bizim Çar'ın izniyle Prut'u geçip karantinede saklanabileceklerdi. Nehri geçmeye başladılar. Kantagoni ile Safianos, sona kaldıkları için, Türk sahillerinden öteye geçememişlerdi. Bir gün evvel yaralanan Kırcalı, karantinede yatıyordu. Safianos ölmüştü. Kantagoni çok şişman bir adamdı; mızrakla karnından yaralanmıştı. Bir eliyle kılıcını kaldırırken diğeriyle düşmanının mızrağını yakalayarak kendi karnına saplamak suretiyle, katiline kılıcını indirebilmiş ve onunla beraber yere düşmüştü.

Herşey olup bitmişti. Türkler galip gelmişlerdi. Buğdan temizlenmiş, altı yüz kadar Arnavut bütün Basarabiya'ya yayılmıştı.

Nereden yiyecek bulacaklarını bilmiyorlardı. Lakin Rusya kendilerini himaye ettiği için ona karşı minnettardılar. Hepsi zamanlarını işsiz, boş geçiriyordu. Fakat bu işsizliğe amaçsız denemezdi. Yarı Türk olan Basarabiya'nın kahvelerinde, ağızlarında birer uzun çubuk, küçük fincanlarla telve yalarken onları görmek, her zaman kabildi. Sırmalı cepkenleri ile sivri burunlu, kırmızı pabuçları artık eskimeğe başlamıştı. Fakat hotozlu takkelerini hala yan yatırıyor ve hala yatağanlarıyla piştovlarını geniş kuşaklarında taşıyorlardı. Kendilerinden kimse şikayet etmiyordu. Hiç umut edilmezdi ki bu sessiz sedasız adamlar, Buğdan'ın birer meşhur Kleft'i ve yavuz Kırcalı'nın arkadaşlarıdır; hatta Kırcalı'nın kendisi bile bunların arasında bulunuyor...

Yaş kumandanı paşa bunu öğrenince, Rus kumandanından,            anlaşma gereğince haydutların kendisine teslimini istedi.

Polis soruşturmaya başladı. Kırcalı'nın gerçekten de Kişiniyov'da bulunduğu öğrenildi. Kendisini bir kaçak papazın evinde, akşam karanlığında, yedi arkadaşıyla beraber yemek yerken yakaladılar. Muhafaza altına aldılar. O da gerçeği gizlemeyerek kendisinin Kırcalı olduğunu itiraf etti. "Fakat ben, dedi, Prut'u geçtiğim günden beri kimsenin kılına dokunmadım; en adi bir Çingeneyi bile incitmedim. Türkler için, Buğdanlılar için, Ulahlar için tabii ben bir haydudum; fakat Ruslar için bir konuğum. Safianos bütün cephaneyi bitirdikten sonra bir karantina dairesine gelerek çivi, zincir, yatağan kabzası, hatta yaralıların düğmelerine varıncaya kadar, ne varsa, geride kalanları kurtarmak için toplarken, ben, yirmi tane beşibirlik vermiş, kendim parasız kalmıştım. Allah da şahittir ki ben Kırcalı, sadaka ile geçindim! Şimdi nasıl oluyor da Ruslar beni düşmanlarıma teslim ediyorlar?". Bunları söyledikten sonra Kırcalı sustu ve sükûnetle yazgısını beklemeye başladı.

Ancak bu bekleme çok sürmedi. Komutan bir haydudun romantik yanlarını düşünmeye zorunlu olmadığından ve öte tarafın isteğindeki doğruluğa da kanaat getirdiğinden Kırcalı'yı Yaş'a göndermelerini emretti.

O zaman henüz tanınmış bulunan ve şimdi önemli bir mevki işgal etmekte olan zeki ve hassas bir genç, Kırcalı'nın gidişini canlı bir dille bana anlatmıştı.

Kapıda posta karuçası duruyordu... (İhtimal ki karuçanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. Bu, basık, örme bir arabadır ki yakın zamanlara kadar, genellikle, altı veya sekiz zayıf at koşarlardı. Kalpaklı, bıyıklı bir Buğdan'lı, bunlardan birinin sırtına binerek, haykıra haykıra kırbaç salladıkça, bu sıska, zayıf hayvanlar, oldukça hızlı bir tırısla yol alırlardı. Eğer içlerinden biri yolda takılıp kalırsa sürücü onu müthiş bir lanetleme ile çözüverir, ne olacağını düşünmeden başıboş bırakırdı. Çünkü dönüşte onu yeşil stepte, bıraktığı yerde, otlarken bulacağından emindi. Sekiz atla yola çıkan yolcuların öteki menzile bir çift beygirle vardıkları az görülen bir şey değildi... Şimdi artık Ruslaşmış Besarabya'da Rus koşumu ile Rus arabaları kullanılmaktadır.)

1821 yılı Eylül'ünün son günlerinde işte böyle bir karuça hapishanenin önünde duruyordu. Kollarını sallayıp terliklerini şapırdatan Yahudi kadınları, ressamların işine yarayacak kadar perişan kıyafetli Arnavutlar ve kara gözlü çocuklarını kucaklarında taşıyan levent Buğdan kadınları arabanın başına toplanmışlardı. Erkekler susuyor, kadınlar heyecan içinde bir şeyler bekliyorlardı.

Nihayet kapı açıldı. Birkaç polis komiseri sokağa çıktı. Arkalarından iki er, prangaya vurulmuş Kırcalı'yı getirdi.

Otuz yaşında gösteriyordu... Esmer yüzünün hatları düzgün ve keskindi. Uzun boylu, geniş omuzluydu ve görünüşte, genel olarak, oldukça güçlü olduğu anlaşılıyordu. Alacalı sarığını yan yatırmış, ince beline geniş bir kuşak sarmıştı. Kalın mavi, çuha dolağı; dizlerinin biraz yukarısına kadar inen geniş kıvrımlı mintanı ve güzel lapşınları onun son süslerini teşkil ediyordu. Vakur ve sakindi.

Üniformasında üç düğme sallanan bir polis memuru, kırmızı suratlı, çirkin bir ihtiyarcık, burun vazifesini gören erguvani bir kozalağa kalay gözlüklerini yerleştirdikten sonra,elindeki kağıdı açtı cebet bir sesle Romence bir şeyler okumaya başladı. Ara sıra başını kaldırarak mağrur bir tavırla prangalı Kırcalı'ya bakıyordu. Bu bakışlardan, okunan şeyin ona ait olduğu anlaşılıyordu. Kırcalı dikkatle dinliyordu. Memur okumayı bitirdi, kağıdı katladı ve hiddetle, halka dağılmaları için bağırdıktan sonra, karuçayı koşmalarını emretti. O zaman Kırcalı ona dönerek heyecanlı heyecanlı birşeyler söylemeye başladı. Sesi titriyor, yüzünün hatları sık sık değişiyordu. Nihayet ağladı ve zincirlerini şangırdatarak memurun ayaklarına kapandı. Memur ürktü, geri çekildi. Askerler Kırcalı'yı kaldırmak istediler, fakat o, kendisi kalktı. Zincirlerini toplayarak arabaya bindi ve "Çek!" diye bağırdı. Yanına bir jandarma oturdu. Buğdan'lı arabacı kamçısını salladı ve araba oradan uzaklaştı. Genç memur polise:

-Kırcalı size ne söyledi?, diye sordu.

Polis gülerek cevap verdi:

-(Görüyorsunuz ya) Bana karısı ile üç çocuğu için rica ediyor. Kili'ye yakın bir Bulgar köyünde oturuyorlarmış. Kendi yüzünden onların da mahvolacaklarından korkuyormuş. Ne olacak, budala insanlar.

Genç memurun hikâyesi beni çok heyecanlandırdı. Zavallı Kırcalı'ya acıdım. Uzun zaman ne olduğunu öğrenemedim. Birkaç sene sonra o genç memura bir daha tesadüf ettim. Hep eski şeylerden bahsettik.

-E, dostunuz Kırcalı'dan ne haber? Sonra ne olduğunu öğrenebildiniz mi?, diye sordum.

-Hiç öğrenmez olur muyum?, dedi ve bana şunu anlattı:

-Kırcalı'yı Yaş'ta paşanın huzuruna çıkarmışlar. Paşa da kazıklanmasını emretmiş. Fakat idamını bilmem hangi bayrama kadar erteleyerek Kırcalı'yı hapishaneye tıkmışlar...

Esiri, yedi Türk muhafaza ediyormuş. (Hepsi basit ve ruhen Kırcalı gibi haydut insanlar oldukları için) kendisine saygı gösteriyorlarmış. Onun akıllara hayret veren hikâyelerini, bütün Doğululara özgü bir hırs ve tecessüsle dinliyorlarmış.

Esirle muhafızlar arasında sıkı bir ilişki kuruluyor. Bir gün Kırcalı onlara diyor ki: "Kardeşlerim, artık ölümüm yaklaştı. Kaderin elinden kimse kurtulamaz. Pek yakında birbirimizden ayrılacağız. İsterim ki benden size bir yadigâr kalsın."

Türkler hemen kulak kesilmişler. Kırcalı:

-Kardeşlerim, diye sözüne devam etmiş, üç yıl evvel rahmetli Mihalaki ile beraber çetecilik yaparken, Yaş civarında bir yere bir kazan dolusu altın gömmüştük. Artık anlaşılıyor ki bunlardan ne o, ne de ben yararlanabileceğiz. Bari onları siz çıkarıp istediğiniz gibi paylaşsanız...

Türkler sevinçlerinden az kalsın deli olacaklarmış. Orayı nasıl bulmalı diye aralarında bir tartışmadır başlıyor. Düşünüyorlar, düşünüyorlar, sonunda altının yerini göstermek için Kırcalı'yı yanlarına almaya karar veriyorlar.

Gece oluyor. Türkler, Kırcalı'nın prangasını çıkararak kollarını iple bağlıyorlar ve şehirden, doğru kır yolunu tutuyorlar.

Kırcalı bir istikamet alıyor, bu tepeden o tepeye geçerek ilerliyor. Epeyce gidiyorlar. Nihayet Kırcalı geniş bir taşın yanında duruyor. Güneye doğru on iki adım atıyor ve ayağını hızla basarak:

-İşte burası!, diyor.

Türkler hemen tertibat alıyorlar. Dördü yatağanlarını çıkararak yeri kazmağa başlıyor. Üçü de emniyet için kalıyor. Kırcalı da taşın üstüne oturarak onları seyrediyor.

-E, nasıl, daha çok var mı? Buldunuz mu?, diye soruyor. Türkler de:

-Yok, daha bulamadık, diyor ve öyle candan çalışıyorlar ki, bedenlerinden şıpır şıpır terler akıyor.

Kırcalı sabırsızlanıyor:

-Amma da adammışsınız ha!, diyor. Toprak kazmasını bile bilmiyorsunuz. Ben olsaydım, iki dakikada bitirirdim. Çocuklar! Çözün şu kollarımı, verin bana bir yatağan.

Türkleri bir düşünce alıyor. Birbirine danışıyorlar. Nihayet (diyorlar ki) kollarını çözüp eline bir yatağan verelim. Bize ne yapabilir ki? O bir kişi ise biz yedi kişiyiz. Gerçekten, Kırcalı'nın kollarını çözüp eline bir yatağan veriyorlar.

Artık Kırcalı beklediği özgürlüğe, silahına kavuşmuştur. Bu durum karşısında onun bir şeyler hissetmesi lazımdır. Hızlı hızlı toprağı kazmaya başlıyor. Muhafızlar da kendisine yardım ediyorlar... Birden elindeki yatağanı birisinin göğsüne saplıyor, yatağanı öylece bırakarak onun kuşağındaki iki piştovu çekip alıyor.

Diğer altısı, Kırcalı'yı böyle iki tabanca ile görünce kaçıyorlar.

Kırcalı, şimdi Yaş civarında eşkıyalık yapıyor. Yakınlarda Gospodar'a bir mektup yazarak ondan beş bin leva istemiş. Vermediği takdirde Yaş'ı yakacağını, Gospodar'ın sarayına kadar çıkacağını söyleyerek onu tehdit etmiş. Tabii beş bin leva hemen kendisine gönderilmiş.

Şimdi anladınız mı Kırcalı'yı?

 

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

 

Son Güncelleme: Pazartesi, 13 Eylül 2010 07:42
 
Cheap tickets